resmin kaynağı
resim kaynak

Ders ve işlerden dolayı uzun bir süre (çok istememe rağmen) yazamadım. Şimdi okuyacağınız, geçen günlerdeki bir vapur seyahatimde aklıma gelenlerden ibaret. Rahman‘a bunu bana nasip ettiği için ne kadar şükretsem azdır.

* * *

Pısırıklığın,
Sözlük anlamı : Tutuk, sünepe, aşırı çekingen, yüreksiz ve beceriksiz, girgin karşıtı.

Bizdeki anlamı : Haksızlıklara karşı ses çıkarmamak… Sus! yoksa konuşursan herkesin önünde rezil olursun!

Bu davranış genelde “başkaları ne der?” düşüncesinin bir tezahürüdür.

Hastalığın çıkış yeri :
Beyin.

Hastalığın görüldüğü yerler :

  • Otobüs, tramvay gibi toplu taşıma araçlarında sıklıkla görülen ahlâksızlıklara ve ahlâksızlara (bir züppenin, dişisine elinden kaçıyormuşçasına sarılmasını, sokak ortasında sevişecek dereceye gelmiş şehvetperestleri örnek verebiliriz) seyirci kalınan,
  • Yine bu gibi, insanların yoğunluklu olarak bir arada bulunduğu ortamlarda ağzında sakız çiğnermiş gibi küfredip duranlara, sanatsal değeri olan bir konuşmaymış gibi dinleyip ses çıkarılmayan,
  • Kavga eden kişileri ayırma konusunda herkesin önce uzuuun uzuuun düşünüp, ayırsam mı ayırmasam mı? Kimse de müdahale etmiyor, ben de etmeyeyim bari diyerek bir süre aksiyon filmi seyredilen (taaa ki bir cengaverin çıkıp da bu şahısları ayırma teşebbüsüne bulunana kadar…),
  • Eşini ulu orta yerde dövüp, bir yandan da hakaretler eden, onun da bir insan olduğunu unutan adamsılara bön bön bakıp “karı koca arasında olur böyle şeyler, aile arasına da girilmez ki canım” gibi bir düşünceyi evrensel bir öğreti sanarak hiiiç karışılmayan v.b. durumların,

yaşandığı yerlerde görülür.

* * *

Biz, başkalarının etki alanındayız. Temelde özgür olduğumuzu unutup, başkalarının “ne der?” ine, eleştirilerine, kötü bakışlarına, arkamızdan dedikodu yapmalarına hedef olmaktan korkuyoruz. Bu durumu aşmanın yolu ise üzerine giderek çözmekten ve temelde insanın nasıl bir canlı olduğunu bilmekten geçiyor.

Bütün bu davranışlar tamamen yetiştirilmeyle, model aldığımız çevre ve örfümüzle ilgilidir. Büyüklere hürmet göstermek, misafirperverlik gibi özellikler nasıl toplumumuza aitse, “Büyüğe laf söylenmez”, “Su büyüğün sus küçüğün”, “Sus!”, “Cevap verme!”, “Konuşma ayıp!” gibi takıntılar da aynı toplumun bir parçası maalesef…

Peki biz,

  • Neden insanları gereğinden fazla önemseriz?
  • Neden onların söyledikleri, (hâşa) sanki Allah’ın buyruğu gibi bizleri yönlendirir?

Hastalığın şifası :

Bu durumu çözmek için sabır ve sebat olmazsa olmazlardan…

İnsanın aç olduğunda yemeğe, koktuğunda yıkanmaya, hastalandığında ilaca, 10 gram havaya ihtiyacı olduğunu ve karnında daima birkaç kilo pislik taşıdığını unutmama sabrı ve sebatı…

Tâ ki, kafamızda insanın büyütülmeyecek, tanrılaştırılmayacak bir varlık olduğunu, tek hüküm verenin Allah olduğunu, O’ndan çekinmemiz, O’nun çekim alanından uzaklaşma korkusunu aklımıza yerleştirinceye kadar…

Bu an gerçekleşince, özgürlüğümüz esas manada başlıyor demektir.

Hz.İbrahim’e Firavun’a baş kaldırma cesareti veren, ateşlere atılırken dahi kendisine sonsuz güvenle teslim olduğu Vekil…

Nemrut’u sivrisinekle geberten, Karun’u hazineleriyle yerin dibine geçiren, Ebrehe ve ordusunu yenmiş ekin yapraklarına döndüren, Aziz olan, AYNI GÜÇTÜR!

Bundan dolayıdır ki, Allah sık sık O’ndan (O’nun gazabından) korkmamızı emreder. İnsanlar O’nun kullarıdır. İstemeseler de O’na kul olmayan hiçbir canlı yoktur. Gerçekte bu gibi en yüksek merciden gelen uyarılar, insanı harekete geçirip, hayatını değiştirmek yerine, evrende dünyanın nispi nasılsa, kâinatta neredeyse bir “hiç” hükmünde olan insanın sözü nasıl dikkate alınabilir?!

Artık, “ölçülü olma” zamanı geldi. Nasıl merhametli olabiliyorsak, gerektiğinde öfkemizi de göstereceğiz. Haksızlığa karşı susmak değildir erdem olan. Asıl erdem, masaya yumruk vurabilme cesaretini gösterebilmektir. Hesap sorabilmektir!

Bir fidanın güçlü bir ağaç olması için yıllarca yağmurla, güneşle, sabır ve sebat içerisinde beslenmesi gerekiyorsa, insan da zamanla rayına oturur. Lokomotif sağlam olacağından vagonların raydan çıkma ihtimali de azalır…

ÖZETLE,

  • İnsan muhtaçtır, acizdir, fakirdir.
  • Ancak Allah’tan çekinilir, insandan değil!
  • İnsandan korkulmaz, Allah’ın azabından, kapısından kovulmaktan korkulur.
  • Allah insanı kendisine kul olsun diye yaratmış, diğer canlılara üstün tutmuş, onu özgür kılmıştır.

Kendisinin “tek güç”, “ilah” olduğunu Kuran’da sık sık tekrar etmesinin sebebi belki de insanın bu tür meyillerine yöneliktir. Dolayısıyla insanın insana, yani muhtacın muhtaca muhtaç olması kadar abesle iştigal bir şey yoktur. Her şey Samed’e muhtaçtır, herkes O’nun kapıkuludur, kölesidir. Her şey O’na yakınlığıyla kıymetlidir.

İnsanın bunları hatırında tutarak, gerçek hürlüğünü fark etmesi, kendisi için yapabileceği en iyi eylemdir. Bunlar, bütün sıkıntılarımızın ilacıdır.

Aşağıdaki ayetler konuyu bağlamak açısından manidardır :

O’dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alak’tan (embriyo) yarattı; sonra sizi bir bebek olarak çıkarmakta, sonra güçlü (erginlik) çağınıza erişmeniz, sonra da yaşlanmanız için size (belli bir ömür vermektedir). Sizden kiminin daha önce hayatına son verilmektedir; adı konulmuş bir ecele erişmeniz ve belki aklınızı kullanmanız için (Allah sizi böyle yaşatır).
Mümin Suresi, 67. ayet

O, sizi bir tek nefisten yarattı. Sonra ondan eşini var etti. Sizin için hayvanlardan (erkek ve dişi olarak) sekiz eş yarattı. Sizi annelerinizin karnında bir yaratılıştan öbürüne geçirerek üç (kat) karanlık içinde oluşturuyor. İşte Rabbiniz olan Allah budur. Mülk (mutlak hakimiyet) yalnız O’nundur. O’ndan başka hiçbir ilah yoktur. O halde nasıl oluyor da haktan döndürülüyorsunuz?
Zümer Suresi, 6. ayet

* * *

En içten sevgilerimle,

Berceste.