“Az Seçilen Yol” adlı kitaptan alınmıştır.

* * *

Böylece hayatın tümü bir risktir; hayatımızı ne denli severek yaşarsak, o denli çok risk alırız. Hayat boyunca göze alabileceğimiz binlerce belki de milyonlarca risk arasında en büyük risk, büyümenin riskidir. Büyümek, çocukluktan yetişkinliğe adım atma eylemidir. Aslında bir adımdan çok, korku veren bir sıçramadır bu ve birçok insan yaşamı boyunca bu sıçramayı yapamaz. Bu insanlar yetişkinmiş gibi, hat¬ta başarılı yetişkinlermiş gibi görünseler de, belki de bu “yetişkinler”in çoğu ölünceye dek psikolojik açıdan çocuk kalır, kendilerini asla ana babalarından ve onların kendi üzerlerinde sahip oldukları güçten kurtaramazlar. Belki de benim için çok kişisel ve etkileyici bir olay olduğundan, büyümenin özünü ve bu dev adımı atmanın içerdiği muazzam riski, en iyi kendi deneyimimden söz ederek anlatabilirim. Ben bu muazzam riski göze alarak, yetişkinliğe geçen bu dev adımı on beşinci yaşımın sonunda attım -büyük şans eseri olarak hayatımın başında yaptım bu işi. Bu bilinçli bir kararla atılan bir adımdı ama anlatmaya başlamadan önce şunu belirtmeliyim ki, o zaman yaptığım şeyin büyümek olduğunun asla farkında değildim. Sadece bilinmeyene doğru sıçradığımı biliyordum.On üç yaşımda evden ayrılarak benden önce erkek kardeşimin de devam ettiği ve çok iyi bir erkek okulu olan Philips Exeter Akademi’ye gittim. Bu okula gittiğim için çok şanslı olduğumu biliyordum; çünkü bu okul gençlere en seçkin üniversitelere ve oradan da toplumun üst kademelerinde yer almaya giden yolu açan bir okuldu. Bu okuldan sonra bu seçkin üniversitelerden birine gidecek ve bu eğitimim sayesinde de toplumun en üst kademelerinde yer alacaktım. “Paranın satın alabileceği en iyi eğitim”i bana verebilecek, halleri vakitleri yerinde bir ailenin oğlu olduğum için kendimi çok şanslı ve her şeyin “usulüne göre” yapıldığını bilmekten dolayı da kendimi son derece güvencede hissediyordum. Ama bir sorun vardı; akademiye başlar başlamaz kendimi berbat ve mutsuz hissetmeye başlamıştım… Mutsuzluğumun nedenleri o zaman da şimdi de benim için bir sır. Nedenini bilmiyordum, sadece uyum sağlayamamıştım. Okula, öğrencilere, derslere, binanın mimarisine, sosyal yaşama, tüm çevreye uyum sağlayamıyordum. Ama yapılacak tek şey, elimden geleni yapmak, kusurlarımı düzelterek, benim için hazırlanmış ve doğruluğu ortada olan bu yaşam biçimine ayak uydurmaktı. Ben de denedim, hem de tam iki buçuk yıl boyunca. Ama yaşamım günden güne daha anlamsızlaşıyor ve ben kendimi giderek daha kötü ve çaresiz hissediyordum. Son yıl uyumaktan başka bir şey yapmadım diyebilirim; çünkü sadece uyuduğum zaman kendimi rahat hissediyordum. Geri dönüp baktığımda gördüm ki büyük olasılıkla ben, bilinçaltında, kendimi yapacağım büyük sıçrayışa hazırlıyor ve dinleniyordum. Bu sıçrayışı üçüncü yılın bahar tatilinde eve döndüğümde yaptım ve artık okula geri dönmeyeceğimi bildirdim. Babam, “Yapamazsın” diye karşı çıktı “bu parayla satın alınabilecek en iyi eğitim… Neyi çöpe attığının farkında mısın?”

“İyi bir okul olduğunu biliyorum” diye yanıt verdim. “Ama geri dönmeyeceğim!”

Annemle babam, “Neden uyum sağlamaya çalışmıyorsun, bir kez daha denesen olmaz mı?” diye sordular.

Bense kendimi tümüyle yetersiz hissederek, “Bilmiyorum” dedim, “okuldan neden bu kadar nefret ettiğimi de bilmiyorum. Ama nefret ediyorum ve geri dönmeyeceğim.”

“Peki o zaman ne yapacaksın? Geleceğinle bu kadar kötü bir kumar oynadığına göre ne yapmayı plânlıyorsun?”

Yine kendimi kötü hissederek “Bilmiyorum” dedim, “Tek bildiğim oraya geri dönmeyeceğimdir.”

Annemle babam tabii ki çok endişelendiler ve beni hemen bir psikiyatriste götürdüler. O da, benim depresyon geçirmekte olduğumu ve bir ay süre ile hastanede yatmam gerektiğini bildirdi; bunu isteyip istemediğime karar vermem için de bana bir gün süre tanıdılar. O gece hayatım boyunca intihar etmeyi düşündüğün tek gecedir. Bir psikiyatri kliniğine yatırılmak bana çok uygun gibi görünüyordu. Öyle ya, psikiyatristin dediği gibi, depresyona girmemiş miydim? Kardeşim Exeter’e uyum sağlamıştı; o halde ben neden sağlayamıyordum? Uyum sağlamakta zorlanmamın tümüyle kendi kabahatim olduğunu biliyordum ve kendimi bütünüyle yetersiz, beceriksiz ve değersiz hissediyordum. Daha kötüsü, büyük bir olasılıkla deli olduğuma inanıyordum. Babam da zaten, “Böylesine iyi bir eğitimi sokağa atmak için deli olmak gerekir” dememiş miydi? Eğer Exeter’e dönersem, güvenli, emin, doğru, yapıcı, kendini kanıtlamış ve bilinen şeylere geri dönmüş olacaktım. Ama yine de bütün bunlar bana göre değildi. Varlığımın derinliklerinde, bunun benim yolum olmadığını biliyordum. Peki, benim yolum hangisiydi? Eğer dönmezsem önümde uzanan şey bilinmeyen, güvensiz, belirsiz, güvencesiz, inanılmaz, kabul edilmemiş ve tahmin edilemeyecek olandı. Böyle bir yolu ancak bir çıl­gın seçebilirdi. Dehşet duyuyordum. Ama, sıkıntımın en ko­yu olduğu anda, bilinçaltımdan, sanki bedensiz bir bilgenin ağzından çıkan ve kendi sesimden başka bir ses tarafından seslendirilen şu cümle geldi: “Hayattaki tek gerçek güvence, hayatın güvencesizliğinden zevk almakta yatar.” Çılgınlık gibi görünse de, herkesin doğru kabul ettiği şeylere hiç uy­masa da kendim olmaya karar verdim. Dinlendim. Sabah olunca psikiyatriste gittim ve Exeter’e asla dönmeyeceğimi ve hastaneye yatmaya hazır olduğumu bildirdim. Bilinme­yene doğru sıçramıştım. Kendi kaderimi kendi ellerime al­mıştım.

Büyüme süreci, bilinmeyene doğru çok yönlü küçük sıç­rayışları içerir ve genellikle yavaş yavaş cereyan eder. Bu küçük sıçrayışlara, sekiz yaşında bir oğlanın ilk kez bisikle­tine binip uzaktaki bakkala yalnız başına gitmeyi göze al­masını ya da on beş yaşında birinin ilk randevusuna gitme­sini örnek olarak verebiliriz. Eğer bunların gerçek riskler ol­duğundan kuşku duyuyorsanız, o yaşta duyulan endişeleri hatırlayamıyorsunuz demektir. En sağlıklı çocuklara baktı­ğınızda bile, onlarda, yeni ve yetişkinlere has faaliyetlerde bulunmayı göze alma istek ve heyecanının yanı sıra, bir gö­nülsüzlük, bir çekingenlik, alışılmış ve güvenli olana sarıl­ma, bağımlılığa ve çocukluğa bir tutunma da görürsünüz. Dahası, o kadar bariz olmamakla birlikte aynı ikilemi ken­diniz de dahil olmak üzere yetişkinlerde de bulabilirsiniz; özellikle yaşlılar, eski, bilinen ve alışılmış şeylere sarılma, yapışma eğilimi gösterirler. Kırk yaşında bile hâlâ, hemen her gün, yaptığım şeyleri farklı biçimde yapmayı göze almak ve büyümek için önüme fırsatlar çıkıyor. İstediğim kadar hızlı olmasa da hâlâ büyüyorum. Yapacağımız sıçrayışların hepsi küçük değildir, bazen de muazzam bir sıçrayış yap­mak gerekebilir; örneğin ben okulu bırakma kararı almakla, yetiştirilme tarzımın gerektirdiği tüm bir yaşam biçimini ve değerlerini de terk etmiştim. Birçok kişi bu muazzam sıçramaları asla yapamaz ve bunun sonucu olarak da asla büyüyemez. Dış görünüşlerine rağmen, psikolojik olarak hep ana babalarının çocuğu olarak kalırlar, onlardan kendi­lerine geçen değer yargılarına göre yaşarlar, (ana babaları çoktan ölüp gitmiş olsalar bile) onların onaylayacağı şekilde davranırlar; çünkü bunlar hiçbir zaman kendi kaderlerini kendi ellerine almaya cesaret edememişlerdir.

Bu gibi büyük sıçrayışlar en çok buluğ çağında yapılır­sa da, her yaşta yapılmaları da mümkündür. Otuz beş ya­şında, üç çocuk annesi ve sürekli kendisini sınırlayan, yöne­ten, aşağılayan, hiçbir esneklik göstermeyen, şoven bir adamla evli olan bir kadın, zaman içinde, evliliğinin ve bu adama bağımlılığının kendisini yaşayan bir ölü haline getir­diğini acıyla fark eder. Kadının ilişkilerinin yapısını değiş­tirmek için yaptığı bütün girişimlere kocası engel olmakta­dır. Kadın inanılmaz bir cesaretle adamdan boşanır; onun suçlamalarının yüküne, komşuların eleştirilerine göğüs gerer ve çocuklarıyla tek başına, bilinmeyen bir geleceğe atılmayı göze alır, ama aynı zamanda hayatında ilk defa kendisi ol­ma özgürlüğüne kavuşur. Geçirdiği bir kalp krizinden sonra depresyona giren elli iki yaşındaki bir iş adamı geriye doğru bakar ve hayatının sürekli daha çok para kazanmak ve şir­kette daha yüksek konumlara ulaşmak için sürdürülen müt­hiş bir hırstan ibaret olduğunu görür ve bunu anlamsız bu­lur. Uzun bir süre düşündükten sonra bu durumun, baskıcı, hükmedici ve sürekli eleştirici bir insan olan annesinin onay ve beğenisini kazanma ihtiyacından kaynaklandığını anlar; onun gözünde başarılı olabilmek için neredeyse kendini öl­dürecek kadar çalışmıştır. Hayatında ilk kez annesinin ken­disini onaylamamasını göze alarak ve bu ihtiyacı aşarak ve aynı zamanda pahalı yaşam tarzlarından vazgeçmek iste­meyen karısının ve çocuklarının öfkelerine de göğüs gererek taşraya taşınır ve orada antika eşyaları onardığı küçük bir dükkân açar. Bu gibi büyük değişiklikler, bağımsızlığa ve kendi yaşamının efendisi olmaya doğru yapılan bu sıçrayış­lar, hangi yaşta olursa olsun acı vericidir ve muazzam cesa­ret ister; genellikle de psikoterapi sonucunda yapılırlar. Ger­çekten de bu gibi büyük risk taşıyan davranışlar, genellikle psikoterapi sonucunda başarılabilirler. Bunun nedeni, psikoterapinin bunların riskini azaltması değil, cesaret sahibi olabilmeyi öğretmesi ve teşvik etmesidir.

Sevgi, benliğin genişletilmesi ve başka boyutlara doğru uzanmasıdır demiştik. Peki, bu gerçekten farklı olarak bu büyüme işinin sevgiyle ne ilgisi var acaba? Her şeyden önce, yukarıda betimlenen değişimler ve bütün büyük değişimler birer kendini sevme eylemidir. Kendi kendime değer verdi­ğim için mutsuz olduğum bir okulda ve bana uygun olmayan bir çevrede kalmak istememiştim. Ev kadını da kendine saygısı olduğundan, özgürlüğünü tümüyle kısıtlayan ve kişi­liğini baskı altında tutan bir evliliğe daha fazla katlanmayı reddetmişti. İş adamı da kendisini sevdiğinden artık anne­sinin beklentilerini karşılamak için kendini tüketmeyi iste­memişti. İkinci olarak, sevgi, sadece böyle köklü değişiklik­leri yapmak için gereken güdüyü vermekle kalmaz; bunları yapmayı göze alabilmek için gerekli olan cesaretin de temeli­dir. Küçük bir çocukken annem ve babam beni sevdikleri ve bana değer verdikleri içindir ki ben, onların beklentilerine karşı çıkacak ve benim için hazırladıkları yoldan böylesine sapmayı göze alabilecek kadar kendimden emin olabilmiş­tim. Bu yaptığımı yaparken kendimi o anda değersiz, yeter­siz ve büyük olasılıkla çılgın hissettiğim halde, aynı zaman­da varlığımın daha derin bir noktasında, ne denli farklı olur­sam olayım iyi bir insan olduğuma inandığım için bu duygu­ların üstesinden gelebilmiştim. Farklı olmaya cesaret et­mekle -bu çılgın olmak anlamına gelse bile- ben, anne ba­bamdan daha önce bana gelen binlerce sevgi dolu mesaja “Sen güzel ve sevilen bir varlıksın. İyi ki varsın. Ne yapar­san yap, biz seni sen olduğun için hep sevmeye devam ede­ceğiz” diyen yüzlerce mesaja karşılık veriyordum. Onların, benim kendime duyduğum sevgiye yansıyan sevgileri ve bu­nun verdiği güvenlik olmasaydı, ben bilinmeyen yerine bili­neni seçer, ailemin seçtiği yolda yürürdüm. Bunu kendim olmayı kaybetme pahasına yapardım. Son olarak da şunu söylemek gerekir: İnsan ancak tamamıyla kendisi olmanın bilinmezliğine, psikolojik bağımsızlığına ve kendine özgü eş­siz kişiliğine doğru atılım yaptığında ruhsal tekâmülün da­ha yüksek yollarında ilerlemekte ve sevgiyi en yüce boyutla­rında tezahür ettirmekte özgür olur. İnsan ana babasının veya başkalarının, hatta toplumun beklentilerini tatmin et­mek için evlenir, meslek sahibi olur ya da çocuk doğurursa bu doğal olarak yüzeysel bir ilişki olacaktır. İnsan çocukla­rını, sırf çocuklarına sevgiyle davranması beklendiği için se­verse, çocuklarının daha belirsiz ve gizli ihtiyaçlarına karşı duyarsız kalır, sevgisini daha gizli ve belirsiz görünmekle birlikte aslında çok önemli olan yollarla ifade edemez. Sevgi­nin en yüksek biçimleri, tavizler vermek, geçerli fikirlere, inançlara ve kurallara uyma veya başkasını uydurma ey­lemleri değil, bütünüyle özgür seçimlerdir.